27 Mayıs 2015 Çarşamba

Başkanlık sistemine dair

Bu yazıyı artık hiçbir sözlük ortamında ve forum sitesinde olmadığım için buraya yazıyorum ve tamamen benim fikirlerimi içeriyor fazlasını değil.

Giriş gelişme sonuca gerek yok. Malumunuz bir başkanlık sistemi karmaşası var ortalıkta. Kabul edenler neden kabul ettiğini bilmezken kabul etmeyenlerin de neden kabul etmediği ortada. Anti-AKP Anti-RTE düşüncesi ve bu düşünceler perspektifinde körüklenmiş yarı doğru çoğu yalan şeylere kanan kişiler. Ben az çok kendi analizimi yaptığım için fikirlerim de bu yönde oluştu. O sebeple önce başkanlık sistemini sonra mevcut sistemi irdeleyip tercihte bulunmaya çalıştım.

Arkadaşlar öncelikle başkanlık sistemi ülkeden ülkeye değişen bir sistemdir. Nasıl ki Almanya'daki parlementer sistem ile İngiltere'deki parlementer sistem bir değilse, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki başkanlık sistemi de kendine has özellikler taşımakta. Bu nedenle ki cumhurbaşkanı çıkıp Türk tipi başkanlıktan bahsederken bazı farkların olacağını iddia ediyor. Ben ABD'deki başkanlık sistemini baz aldım tabi ki. Zira başta Güney Amerika'da tıkandıkça darbelere yol açan başkanlık sistemi ile, 1787'den beri bir kere bile darbeye maruz kalmamış ABD sistemi bir olamaz. Konuya gelirsek;

Başkanlık sistemi özünde demokrasinin sağlamlaştırıldığı bir sistemdir. Öncelikle seçimlere 2 aday girebilmekte. Bu 2 adaydan birisi Başkan seçilir. Kaybeden kişi ise komple kaybetmiş sayılır yani bir muhalefet oluşturamaz. Seçim ya hep ya hiç temellidir. Daha sonrasında başkan yürütmenin yegane sahibidir. Herşey onun ağzından çıkacak şeye bakar bir nevi lakin laf ona gelene kadar da bazı adımlar vardır. Malum ABD'de 50 adet eyalet var ve ABD'de 2 adet meclis var. Birisi Temsilciler Meclisi diğeri ise Senato. Senato ve Temsilciler Meclisi'nin ara seçimleri olmakta. 2 yılda bir meclisin 1/3 lük kısmı değişmektedir. Bu da ABD'de ara seçimlerin 2 yılda bir yapıldığını gösterir. Senato üyeleri her eyaletten eşit şekilde gönderilen 2 üyeden oluşur. 50 eyalet, 100 vekil çıkarır Senato'ya. Fakat temsilciler meclisi ise farklıdır. 550 kadar vekil vardır ve TBMM üyeleri gibi seçilir. Başkanlık seçimleri 4 yılda bir yapılmaktadır. Yürütme ve yasamanın önemli bir ayrıldığı nokta vardır. Yasama yani Temsilciler Meclisi ve Senato (Kongre) Başkan'ı azledemez. Keza aynı şekilde Başkan da Kongre'yi feshedemez. Yargı organı da bu şekilde diğerleri üzerinde çok sınırlı yetkiye sahiptir. Öncelikle Başkan mecliste yer alamaz. Tek başına bir yürütme üyesidir. Lakin bakanları Kongre'de eleştirileri ve tartışmaları yönlendirebilir. Başkan herhangi bir şekilde Kongre'ye bir kanun sunamaz herhangi bir istekte bulunamaz sadece tavsiye niteliğinde Kongre açılışındaki konuşmayı yapar ve 'Mektup' gönderir o kadar.

Kongre Başkan'ı düşüremez. Başkan da Kongre'ye dokunamaz. Bu nedenle birbirleriyle uyum içerisinde ilerlemeleri gerekir. Şunu söylemek gerekir ki Başkanlık sistemi cumhuriyetçi ve demokratik bir sistemdir. Başkan gerektiğinde Kongre'yi sert bir dille eleştirebilir ama yaptırım uygulayamaz. Keza Kongre de ABD'de oldukça güçlüdür. Özellikle Reagan ve Clinton dönemindeki Kongre, resmen Speaker (kongre başkanı) aracılığıyla hükümetlik yapar olmuş, başkanı ablukaya almış ve hatta dış politikada pasifize etmiştir. Bu nedenle Kongre'nin güçlü olması demokratik anlamda çok önemlidir. Bunun yanı sıra Başkan Genelkurmay Başkanı'nı atar. Silahlı kuvvetler denetimi altındadır. Diplomatları kendisi atar. Türkiye'deki Cumhurbaşkanı'nın birçok pasif yetkisi yarı-aktif halde ABD'de Başkan için de geçerlidir. Başkan sanılanın aksine bir kral değildir. Zira bir kanunu geçirmesi için öncelikle 2 meclis de salt çoğunlukları ve kabul yeter çoğunluklarıyla bu kanunu kabul etmelidir. Ancak ve ancak 2 meclisin onay verdiği bir kanun Başkan'ın önüne gelir. Başkan da kanun tasarısı sunamadığı gibi, önüne gelen kanunlar hakkında karar verir. Yani demem o ki meclis kanunları ayarlar son karar Başkan'dadır. Bir nevi, önüne gelene kadar herşey yapılır o bi tek imzasını atar ve imza atmak dışında çok da bir aktif yetkisi yoktur. Özellikle bütçe görüşmeleri ve ödemeler konusunda geçtiğimiz yıllardaki Kongre-Başkan savaşı çok ses getirmiştir. Bu nedenle gerek Kongre gerek Başkan birbirlerini sıkıştırarak daha az taviz vererek sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu sebepledir ki Başkan ve kanun koyucu orta yolu demokratik şekilde bulur. Koskoca Kongre 1 kişilik yürütme erki ile mi anlaşacak diyenler elbette var ama o yürütme erkindeki Başkan da halk tarafından seçilmiştir bunu da unutmamak gerek. Başkan'ın meşruluğu ve demokratikliği de bu bağlamda monarşiden ayrılır. Daha önce söylediklerimi hesaba katarsak Başkan, bir kral değil, önüne konulanları kabul ya da geciktirici veto gibi seçeneklerle reddedebilen biridir. Bu sebeple birçok siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu (Burhan Kuzu ve Özbudun gibi) Amerikan Başkanı'nı bir 'köle'ye benzetmektedir. Bu da Başkan'lığa karşı çıkanların milyonlarca insanı kandırırken kullandığı 'Seni kral yaptırmayacağız' gibi lafların çarpıtıldığını gösterir. He bu arada eklemek gerekir ki Başkan 4 yıllığına seçilir ve en fazla 2 kez görevde kalır. Yani babadan oğula geçmez. Başkan görevini bıraktığında yürütme erki kendisinde olduğu için tek sorumlu gösterilebilir. Halk çıkıp Başkan'ı sorumlu tutabilir bazı konularda. Ama parlementer ve yarı-başkanlık sistemlerinde bir hükümet ve karşı imza konusu olduğu için, Cumhurbaşkanı'nın yürütmeden kaynaklı siyasi sorumsuzluğu da var olduğu sürece halk bir sorumlu tutamaz. Sorumlu ancak ve ancak hükümet olabilir. Cumhurbaşkanı ise aradan sıyrılabilmektedir. Son olarak Başkan'ın feshedilememesi, bazı konularda Kongre'nin büyük çoğunluğu ile yargılanmasını geçersek onun görev süresinin sonuna kadar başta kalacağını gösterir. Başkan görevinden alınsa veya ölse bile görevi yardımcısı yürütür. Yani bir istikrar abidesi denebilir. Bunun zararları da olabilir, ki Güney Amerika ülkelerindeki darbeler de bu sebeple olmaktaydı.

Türkiye'deki sistemi ele alacak olursak size sadece Cumhurbaşkanı'nın durumundan bahsetmem herhalde yeterli olacaktır. 1982 Anayasası Cumhurbaşkanı'na aşırı fazla yetki vermektedir. Özellikle meclisi feshetme yetkisi, Danıştay Sayıştay ve AYM gibi yargı organlarını ataması, YÖK üyelerini ve Rektör atamalarını yönlendirmesi bu konuda dikkat çekmekte. Cumhurbaşkanı pasif olması gerekirken oldukça aktif pozisyondadır ve ister istemez siyasetin içinde yer almaktadır. Cumhurbaşkanı'na verilen yetkiler, parlementer sistemden oldukça uzaklaştığımızı göstermektedir. 2007 referandumu sonrası gelen düzenleme ve anayasa değişikliği ile anayasanın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı artık halk tarafından seçilmektedir. Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi de artık onun bir demokratik merci olduğunu gösterir. Daha önceden cumhurun başı, meclis üyeleri içinden ya da meclis üyelerinin gösterdiği kişilerce dışarıdan adaylarla seçiliyordu. Kısacası Cumhurbaşkanı'nı halk seçmiyor 2 aşamalı bir demokrasi ile meclis seçiyordu. Yani halkın seçtiği vekiller 2. aşamayı gerçekleştiriyordu. Lakin ABD Başkanı'nda olduğu gibi halkın Cumhurbaşkanı'nı seçmesi, siyaset hakkını da yasal olmasa da pratik anlamda doğurmaktaydı. Çünkü oraya geçen kişi halkın istekleriyle gelmişti ve kendinde bu yetkiyi görmesi çok normal. Erdoğan'a getirilen eleştirilerin bence tek doğru olan yanı, partiler üstü bir yapı olması gerekirken siyasette çok fazla aktif olması ve bir parti başkanı gibi konuşmalar yapıp muhalefet ile polemiğe girmesidir.

Bu durumda Türkiye cumhuriyeti yarı-başkanlık denen ya da kimi yazarlarca yarı-parlementer olarak kabul gören bir sistemi kabullenmiştir. Bu sistem de aktif şekilde Fransa'da kullanılmaktadır. Lakin Fransa'da Cumhurbaşkanı hükümetin başıdır. Yani cumhurbaşkanı partiler üstü bir merci değil bizzat parti lideridir. Bu sebepledir ki dış politikada insanlar Fransa Başbakanı değil Fransa Cumhurbaşkanı'nı tanır. Bugün birçok kişi Fransa Başbakanı'nı tanımazken Cumhurbaşkanlarını tanımakta. (bkz: Chirac, Sarkozy, Hollande) keza Türkiye de artık bir yarı başkanlık yolunda iyice aşama kaydeden bir ülke olduğu için Cumhurbaşkanı'nın fazlasıyla adını duymamız olağan birşey. Lakin şunu belirtmekte fayda var. Fransa'daki yönetim sistemi pek de demokratik değildir. Hükümet bir gecede monarşiyi kurabilecek kararlar alabilir ve buna karşı çıkanların sayısı salt çoğunluğa gelmezse kabul görebilir. Cumhurbaşkanı hükümeti ve 2 meclisi feshedebilir. Meclisler ise Cumhurbaşkanı'na karşı bu konuda dezavantajlıdır. Fransa Cumhurbaşkanı'nın bu denli yetkileri sebebiyle bu sisteme ve bu ülkedeki yönetime 'yarı krallık' yakıştırması yapılması çok da yanlış değildir. Ülkemiz tam olarak bu konumda olmasa da 1982 Anayasası ve 2007 düzenlemeleri Cumhurbaşkanı'nı oldukça üstün yetkilerle donatmış ve yarı-başkanlığı Fransa modeline yakın bir şekle bürümüştür.

Hal böyleyken elimizdeki yönetim de bu konumdayken ince düşünmekte fayda var. Bilinmelidir ki Başkan bir kral değildir. Ülkeden ülkeye değişse de ABD modelinde bir istikrar hakimdir. Kongre'ye oldukça pay düşmesi, Başkan'ın sadece son sözü söyleme yetkileri göz önünde bulundurulursa oldukça demokratik bir yönetimdir. Eksileri ve artıları her yönetimin de vardır. Lakin ülkemizi de işin içine katarsak mevcut yarı-başkanlık sisteminin Başkanlık sisteminden az kalır yanı yoktur. Hiçbir kalıba sığmayan farklı bir modele sahip olduğumuz içindir ki, bir orta yol bulmakta fayda vardır. Ya bir parlementer sisteme dönülmeli ya da Başkanlık sistemi alternatifler arasında görülmelidir. Bunlar da yeni anayasa ile düzenlenecektir. Yeni anayasa sadece 1982 Anayasası'nı devirmekle kalmamalı, sistemdeki karmaşayı da yok etmelidir. Yeni anayasa saf bir parlementer sistemi ya da Başkanlık sistemini aktif kılarsa, mevcut haldeki ortaya karışık yapılan sistem daha düzgün hal alacaktır. Hatırlarsınız ki Erdoğan 3-4 gün önce Türkiye'nin rejiminin değiştiğini ifade etmişti. Bu konuda haklıdır çünkü parlementer sistem yarı parlementer sisteme geçmiştir (10 Ağustos 2014 ten beri) ve anayasanın 104. maddesi başta olmak üzere birçok kısmı, yarı-başkanlık sistemine uymamaktadır. Bu nedenle yeni bir anayasa şarttır. Bu anayasa ile tercih ya başkanlıktan ya da parlementer yönetimden yana olmalıdır ve eğer parlementer sisteme dönüş kararı alınırsa 1982'de yapılan hatalar göz önünde bulundurularak Cumhurbaşkanına verilen aşırı yetkiler düzenlenmelidir.

Benim fikrim bunlar ışığında elbette ki şekillendi. 2007 düzenlemesi, 1990 ların sonlarındaki partilerin ve liderlerinin yarı-başkanlığa geçme fikirleri göz önünde bulundurulursa, 2014'de 12. Cumhurbaşkanı'nın da halk tarafından seçilmesi ve demokratik bir adım olarak görülmesi de işin içine katılırsa, saf bir parlementer sisteme dönüş oldukça zor olacaktır. Ki başımızdaki reis-i cumhur da aktif siyasi nüfuzu ile bu yetkilerini kaybetmek istemeyecektir. Görünen o ki şuanki düzende Başkanlık sistemi pek de kötü bir alternatif değildir. Bu konuda siyasi parti liderlerinin çıkıp başkanlığı krallığa benzetmesi de göz boyamaktan başka birşey değildir. Ben belki Erdoğan'ın başkanlığına olumlu yaklaştığımı söyleyemem ama ülkenin genel yönetim biçimi açısından bu karmaşık sistemden saf ve kendini bilen bir yönetime geçilmesi olumlu olacaktır.

Seçimlerden sonra hükümet kurulur kurulmaz yapılması planlanan yeni anayasayı bu sebeple merakla bekliyorum. Yeni anayasanın getireceği yeni yönetim modelini iyice anladıktan sonra da referanduma ona göre gideceğim. Başkanlık sistemine de bu bağlamda hayır diyemeyeceğimi de belirtmemde sakınca görmüyorum. Bu bir siyasi parti yarışı değil demokrasi olgusuna dair fikirdir. En başta dediğim gibi Başkanlık sistemine evet diyenlerle hayır diyenlerin aslında hiçbirşey bilmeden parti liderlerinin yönlendirmesiyle 'koyun' misali hareket ettiğini de hatırlarsak, ben bir parti sözcüsü ya da yandaşı olarak değil karşılaştırmalı şekilde bu sonuca vardım.

Fikirlerim tamamen bana aittir bu nedenle de eleştirilere açığım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder