27 Mayıs 2015 Çarşamba

Başkanlık sistemine dair

Bu yazıyı artık hiçbir sözlük ortamında ve forum sitesinde olmadığım için buraya yazıyorum ve tamamen benim fikirlerimi içeriyor fazlasını değil.

Giriş gelişme sonuca gerek yok. Malumunuz bir başkanlık sistemi karmaşası var ortalıkta. Kabul edenler neden kabul ettiğini bilmezken kabul etmeyenlerin de neden kabul etmediği ortada. Anti-AKP Anti-RTE düşüncesi ve bu düşünceler perspektifinde körüklenmiş yarı doğru çoğu yalan şeylere kanan kişiler. Ben az çok kendi analizimi yaptığım için fikirlerim de bu yönde oluştu. O sebeple önce başkanlık sistemini sonra mevcut sistemi irdeleyip tercihte bulunmaya çalıştım.

Arkadaşlar öncelikle başkanlık sistemi ülkeden ülkeye değişen bir sistemdir. Nasıl ki Almanya'daki parlementer sistem ile İngiltere'deki parlementer sistem bir değilse, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki başkanlık sistemi de kendine has özellikler taşımakta. Bu nedenle ki cumhurbaşkanı çıkıp Türk tipi başkanlıktan bahsederken bazı farkların olacağını iddia ediyor. Ben ABD'deki başkanlık sistemini baz aldım tabi ki. Zira başta Güney Amerika'da tıkandıkça darbelere yol açan başkanlık sistemi ile, 1787'den beri bir kere bile darbeye maruz kalmamış ABD sistemi bir olamaz. Konuya gelirsek;

Başkanlık sistemi özünde demokrasinin sağlamlaştırıldığı bir sistemdir. Öncelikle seçimlere 2 aday girebilmekte. Bu 2 adaydan birisi Başkan seçilir. Kaybeden kişi ise komple kaybetmiş sayılır yani bir muhalefet oluşturamaz. Seçim ya hep ya hiç temellidir. Daha sonrasında başkan yürütmenin yegane sahibidir. Herşey onun ağzından çıkacak şeye bakar bir nevi lakin laf ona gelene kadar da bazı adımlar vardır. Malum ABD'de 50 adet eyalet var ve ABD'de 2 adet meclis var. Birisi Temsilciler Meclisi diğeri ise Senato. Senato ve Temsilciler Meclisi'nin ara seçimleri olmakta. 2 yılda bir meclisin 1/3 lük kısmı değişmektedir. Bu da ABD'de ara seçimlerin 2 yılda bir yapıldığını gösterir. Senato üyeleri her eyaletten eşit şekilde gönderilen 2 üyeden oluşur. 50 eyalet, 100 vekil çıkarır Senato'ya. Fakat temsilciler meclisi ise farklıdır. 550 kadar vekil vardır ve TBMM üyeleri gibi seçilir. Başkanlık seçimleri 4 yılda bir yapılmaktadır. Yürütme ve yasamanın önemli bir ayrıldığı nokta vardır. Yasama yani Temsilciler Meclisi ve Senato (Kongre) Başkan'ı azledemez. Keza aynı şekilde Başkan da Kongre'yi feshedemez. Yargı organı da bu şekilde diğerleri üzerinde çok sınırlı yetkiye sahiptir. Öncelikle Başkan mecliste yer alamaz. Tek başına bir yürütme üyesidir. Lakin bakanları Kongre'de eleştirileri ve tartışmaları yönlendirebilir. Başkan herhangi bir şekilde Kongre'ye bir kanun sunamaz herhangi bir istekte bulunamaz sadece tavsiye niteliğinde Kongre açılışındaki konuşmayı yapar ve 'Mektup' gönderir o kadar.

Kongre Başkan'ı düşüremez. Başkan da Kongre'ye dokunamaz. Bu nedenle birbirleriyle uyum içerisinde ilerlemeleri gerekir. Şunu söylemek gerekir ki Başkanlık sistemi cumhuriyetçi ve demokratik bir sistemdir. Başkan gerektiğinde Kongre'yi sert bir dille eleştirebilir ama yaptırım uygulayamaz. Keza Kongre de ABD'de oldukça güçlüdür. Özellikle Reagan ve Clinton dönemindeki Kongre, resmen Speaker (kongre başkanı) aracılığıyla hükümetlik yapar olmuş, başkanı ablukaya almış ve hatta dış politikada pasifize etmiştir. Bu nedenle Kongre'nin güçlü olması demokratik anlamda çok önemlidir. Bunun yanı sıra Başkan Genelkurmay Başkanı'nı atar. Silahlı kuvvetler denetimi altındadır. Diplomatları kendisi atar. Türkiye'deki Cumhurbaşkanı'nın birçok pasif yetkisi yarı-aktif halde ABD'de Başkan için de geçerlidir. Başkan sanılanın aksine bir kral değildir. Zira bir kanunu geçirmesi için öncelikle 2 meclis de salt çoğunlukları ve kabul yeter çoğunluklarıyla bu kanunu kabul etmelidir. Ancak ve ancak 2 meclisin onay verdiği bir kanun Başkan'ın önüne gelir. Başkan da kanun tasarısı sunamadığı gibi, önüne gelen kanunlar hakkında karar verir. Yani demem o ki meclis kanunları ayarlar son karar Başkan'dadır. Bir nevi, önüne gelene kadar herşey yapılır o bi tek imzasını atar ve imza atmak dışında çok da bir aktif yetkisi yoktur. Özellikle bütçe görüşmeleri ve ödemeler konusunda geçtiğimiz yıllardaki Kongre-Başkan savaşı çok ses getirmiştir. Bu nedenle gerek Kongre gerek Başkan birbirlerini sıkıştırarak daha az taviz vererek sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu sebepledir ki Başkan ve kanun koyucu orta yolu demokratik şekilde bulur. Koskoca Kongre 1 kişilik yürütme erki ile mi anlaşacak diyenler elbette var ama o yürütme erkindeki Başkan da halk tarafından seçilmiştir bunu da unutmamak gerek. Başkan'ın meşruluğu ve demokratikliği de bu bağlamda monarşiden ayrılır. Daha önce söylediklerimi hesaba katarsak Başkan, bir kral değil, önüne konulanları kabul ya da geciktirici veto gibi seçeneklerle reddedebilen biridir. Bu sebeple birçok siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu (Burhan Kuzu ve Özbudun gibi) Amerikan Başkanı'nı bir 'köle'ye benzetmektedir. Bu da Başkan'lığa karşı çıkanların milyonlarca insanı kandırırken kullandığı 'Seni kral yaptırmayacağız' gibi lafların çarpıtıldığını gösterir. He bu arada eklemek gerekir ki Başkan 4 yıllığına seçilir ve en fazla 2 kez görevde kalır. Yani babadan oğula geçmez. Başkan görevini bıraktığında yürütme erki kendisinde olduğu için tek sorumlu gösterilebilir. Halk çıkıp Başkan'ı sorumlu tutabilir bazı konularda. Ama parlementer ve yarı-başkanlık sistemlerinde bir hükümet ve karşı imza konusu olduğu için, Cumhurbaşkanı'nın yürütmeden kaynaklı siyasi sorumsuzluğu da var olduğu sürece halk bir sorumlu tutamaz. Sorumlu ancak ve ancak hükümet olabilir. Cumhurbaşkanı ise aradan sıyrılabilmektedir. Son olarak Başkan'ın feshedilememesi, bazı konularda Kongre'nin büyük çoğunluğu ile yargılanmasını geçersek onun görev süresinin sonuna kadar başta kalacağını gösterir. Başkan görevinden alınsa veya ölse bile görevi yardımcısı yürütür. Yani bir istikrar abidesi denebilir. Bunun zararları da olabilir, ki Güney Amerika ülkelerindeki darbeler de bu sebeple olmaktaydı.

Türkiye'deki sistemi ele alacak olursak size sadece Cumhurbaşkanı'nın durumundan bahsetmem herhalde yeterli olacaktır. 1982 Anayasası Cumhurbaşkanı'na aşırı fazla yetki vermektedir. Özellikle meclisi feshetme yetkisi, Danıştay Sayıştay ve AYM gibi yargı organlarını ataması, YÖK üyelerini ve Rektör atamalarını yönlendirmesi bu konuda dikkat çekmekte. Cumhurbaşkanı pasif olması gerekirken oldukça aktif pozisyondadır ve ister istemez siyasetin içinde yer almaktadır. Cumhurbaşkanı'na verilen yetkiler, parlementer sistemden oldukça uzaklaştığımızı göstermektedir. 2007 referandumu sonrası gelen düzenleme ve anayasa değişikliği ile anayasanın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı artık halk tarafından seçilmektedir. Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi de artık onun bir demokratik merci olduğunu gösterir. Daha önceden cumhurun başı, meclis üyeleri içinden ya da meclis üyelerinin gösterdiği kişilerce dışarıdan adaylarla seçiliyordu. Kısacası Cumhurbaşkanı'nı halk seçmiyor 2 aşamalı bir demokrasi ile meclis seçiyordu. Yani halkın seçtiği vekiller 2. aşamayı gerçekleştiriyordu. Lakin ABD Başkanı'nda olduğu gibi halkın Cumhurbaşkanı'nı seçmesi, siyaset hakkını da yasal olmasa da pratik anlamda doğurmaktaydı. Çünkü oraya geçen kişi halkın istekleriyle gelmişti ve kendinde bu yetkiyi görmesi çok normal. Erdoğan'a getirilen eleştirilerin bence tek doğru olan yanı, partiler üstü bir yapı olması gerekirken siyasette çok fazla aktif olması ve bir parti başkanı gibi konuşmalar yapıp muhalefet ile polemiğe girmesidir.

Bu durumda Türkiye cumhuriyeti yarı-başkanlık denen ya da kimi yazarlarca yarı-parlementer olarak kabul gören bir sistemi kabullenmiştir. Bu sistem de aktif şekilde Fransa'da kullanılmaktadır. Lakin Fransa'da Cumhurbaşkanı hükümetin başıdır. Yani cumhurbaşkanı partiler üstü bir merci değil bizzat parti lideridir. Bu sebepledir ki dış politikada insanlar Fransa Başbakanı değil Fransa Cumhurbaşkanı'nı tanır. Bugün birçok kişi Fransa Başbakanı'nı tanımazken Cumhurbaşkanlarını tanımakta. (bkz: Chirac, Sarkozy, Hollande) keza Türkiye de artık bir yarı başkanlık yolunda iyice aşama kaydeden bir ülke olduğu için Cumhurbaşkanı'nın fazlasıyla adını duymamız olağan birşey. Lakin şunu belirtmekte fayda var. Fransa'daki yönetim sistemi pek de demokratik değildir. Hükümet bir gecede monarşiyi kurabilecek kararlar alabilir ve buna karşı çıkanların sayısı salt çoğunluğa gelmezse kabul görebilir. Cumhurbaşkanı hükümeti ve 2 meclisi feshedebilir. Meclisler ise Cumhurbaşkanı'na karşı bu konuda dezavantajlıdır. Fransa Cumhurbaşkanı'nın bu denli yetkileri sebebiyle bu sisteme ve bu ülkedeki yönetime 'yarı krallık' yakıştırması yapılması çok da yanlış değildir. Ülkemiz tam olarak bu konumda olmasa da 1982 Anayasası ve 2007 düzenlemeleri Cumhurbaşkanı'nı oldukça üstün yetkilerle donatmış ve yarı-başkanlığı Fransa modeline yakın bir şekle bürümüştür.

Hal böyleyken elimizdeki yönetim de bu konumdayken ince düşünmekte fayda var. Bilinmelidir ki Başkan bir kral değildir. Ülkeden ülkeye değişse de ABD modelinde bir istikrar hakimdir. Kongre'ye oldukça pay düşmesi, Başkan'ın sadece son sözü söyleme yetkileri göz önünde bulundurulursa oldukça demokratik bir yönetimdir. Eksileri ve artıları her yönetimin de vardır. Lakin ülkemizi de işin içine katarsak mevcut yarı-başkanlık sisteminin Başkanlık sisteminden az kalır yanı yoktur. Hiçbir kalıba sığmayan farklı bir modele sahip olduğumuz içindir ki, bir orta yol bulmakta fayda vardır. Ya bir parlementer sisteme dönülmeli ya da Başkanlık sistemi alternatifler arasında görülmelidir. Bunlar da yeni anayasa ile düzenlenecektir. Yeni anayasa sadece 1982 Anayasası'nı devirmekle kalmamalı, sistemdeki karmaşayı da yok etmelidir. Yeni anayasa saf bir parlementer sistemi ya da Başkanlık sistemini aktif kılarsa, mevcut haldeki ortaya karışık yapılan sistem daha düzgün hal alacaktır. Hatırlarsınız ki Erdoğan 3-4 gün önce Türkiye'nin rejiminin değiştiğini ifade etmişti. Bu konuda haklıdır çünkü parlementer sistem yarı parlementer sisteme geçmiştir (10 Ağustos 2014 ten beri) ve anayasanın 104. maddesi başta olmak üzere birçok kısmı, yarı-başkanlık sistemine uymamaktadır. Bu nedenle yeni bir anayasa şarttır. Bu anayasa ile tercih ya başkanlıktan ya da parlementer yönetimden yana olmalıdır ve eğer parlementer sisteme dönüş kararı alınırsa 1982'de yapılan hatalar göz önünde bulundurularak Cumhurbaşkanına verilen aşırı yetkiler düzenlenmelidir.

Benim fikrim bunlar ışığında elbette ki şekillendi. 2007 düzenlemesi, 1990 ların sonlarındaki partilerin ve liderlerinin yarı-başkanlığa geçme fikirleri göz önünde bulundurulursa, 2014'de 12. Cumhurbaşkanı'nın da halk tarafından seçilmesi ve demokratik bir adım olarak görülmesi de işin içine katılırsa, saf bir parlementer sisteme dönüş oldukça zor olacaktır. Ki başımızdaki reis-i cumhur da aktif siyasi nüfuzu ile bu yetkilerini kaybetmek istemeyecektir. Görünen o ki şuanki düzende Başkanlık sistemi pek de kötü bir alternatif değildir. Bu konuda siyasi parti liderlerinin çıkıp başkanlığı krallığa benzetmesi de göz boyamaktan başka birşey değildir. Ben belki Erdoğan'ın başkanlığına olumlu yaklaştığımı söyleyemem ama ülkenin genel yönetim biçimi açısından bu karmaşık sistemden saf ve kendini bilen bir yönetime geçilmesi olumlu olacaktır.

Seçimlerden sonra hükümet kurulur kurulmaz yapılması planlanan yeni anayasayı bu sebeple merakla bekliyorum. Yeni anayasanın getireceği yeni yönetim modelini iyice anladıktan sonra da referanduma ona göre gideceğim. Başkanlık sistemine de bu bağlamda hayır diyemeyeceğimi de belirtmemde sakınca görmüyorum. Bu bir siyasi parti yarışı değil demokrasi olgusuna dair fikirdir. En başta dediğim gibi Başkanlık sistemine evet diyenlerle hayır diyenlerin aslında hiçbirşey bilmeden parti liderlerinin yönlendirmesiyle 'koyun' misali hareket ettiğini de hatırlarsak, ben bir parti sözcüsü ya da yandaşı olarak değil karşılaştırmalı şekilde bu sonuca vardım.

Fikirlerim tamamen bana aittir bu nedenle de eleştirilere açığım.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Bir babanın çocuğuna vasiyeti gibi...

daha doğduğunda ali sami yen diye fısıldadı kulağına o “ses” adını…

bir babanın çocuğuna vasiyeti gibi, ali sami yen dedi…

sami yen dedi… yen dedi…

yen dedi yendin…yendin bu alemde yenilecek ne varsa birer birer…

önce ümitsizliğimizi yendin…

“galatasaray’ın olduğu yerde umut hep vardır” diyerek yendin…

yendin işte…

takarken altı kez krallık tacını, gururu taç yaptın başlarımıza,

ve fakat kralların kibrini yendin o müthiş tevazunda…yendin…

tıpkı, “sevenleri üzmeyelim baba” dediğinde,

renklerin paraya esaretini yendiğin gibi…yendin bir kere daha…

çanakkale’deki kınalı kuzulardan mirasdı başkaldırışın yedi düvele.

kurtuluş savaşına taşınan mermilerin ışıltısıyla,

yendin bu topraklarda karanlığı en umutsuz zamanda.. . yendin…

milan’ı, manchester’ı sildin devler liginden en mağrur anlarında…

barselona’yı, real madrid’i devirdin,yendin…yendin…

açıldıysa ilk sen açtın bu ülkenin kapılarını avrupa’ya…

sen getirdin tarihin en büyük şeref madalyasını bu coğrafyaya.

ülkemin yüzyıllık yalnızlığını yendin dünyada…

duyuldu adın cezayir’den çin’e, kenya’dan arjantin’e,

kimsesizliğimizi yendin bir anda…yen dedi yendin…

yendin bu dünyada yenilecek ne varsa birer birer , yendin…

çünkü… sen… ali sami yen’din…

şimdi, gidiyoruz işte…çığlıklarımızı, hasretimizi ve göz yaşlarımızı bırakıp çimlerine,

kahraman ruhunu ödünç alıp götürüyoruz gittiğimiz yere,

adını yazmak için yepyeni zaferlere…

19 Mayıs 2015 Salı

Bir daha adından bahsetmem

Demişlerdi hep,o yollardan geçtim
Neden dinlemez bir insan tecrübeli şahitleri (neden)
E tabi kendi kazdığı kuyuya kendi düşmeli
Tamam da,Yaparken o böyle düşlemedi
Hiçbir iyilik cezasız kalmıyor 
Ve dostun vefasız olursa iştahın kabarmıyor hayatta
Hiçbir doğru yanlışlarını götürmüyor
İsyan etme şükret,gören seni çok iyi görüyor

Yas tutabilirim buna hakkım var
Yeniden geri dönebilirim
Hiç kötü olmadı niyetim(kaybettim)
Af dilerim,affederim
Tepkin ağır hiç görmediğim
Hatalarım var bilmediğin  (bilmediğin)

Sonsuza dek sürmez bilirim
Ben imkansızın peşindeyim
Bak sonunda öğrendin (sonunda öğrendin)
Geceleri ıssız ve karanlık
Kalp kırık olsa da aydınlık
Sen görmezden geldin

Ne olur ben seni kastetsem
Sen benim canıma kastetmişken
Bir daha adından bahsetmem (asla)
Asla,adını duydukça
işgal altındaki kalpte devriliyor bir bina
Sana olan inancım bitkisel hayatta
Umut meyvelerini kolaysa kendi ellerinle topla

Yıkamam tabuları birden
Sen bana yol göstersen
Bir daha senden vazgeçmem (asla)

Sorsan içimde yanan bir ateş
Beni kandıracak yok bir heves
Kime göre doğacak bu güneş (kime göre neye göre)
Sana yakınım diye suçluyum hep
Uzak olayım vicdan rahat et
Yüz bulamam üzgünüm affet (üzgünüm affet)

Sonsuza dek sürmez bilirim
Ben imkansızın peşindeyim
Bak sonunda öğrendin (sonunda öğrendin)
Geceleri ıssız ve karanlık
Kalp kırık olsa da aydınlık
Sen görmezden geldin

Ne olur ben seni kastetsem
Sen benim canıma kastetmişken
Bir daha adından bahsetmem.

1 Mayıs 2015 Cuma

Hüsrana komşuyum

Terslikler bırakmıyor yakamızı.

Biz doğruya iyiye yöneldikçe daha da terslik gelip bizi buluyor. Biz günahtan kaçtıkça, günah bizi çağırıyor. Görükle'de okuyan belki de güzellikte ilk 3 e girebilecek kadar hoş bir kız çıkıp ben gibi bir şekle neden 'ulan neden yakışıklı erkekler hep böyle aşka inanmayan ve uzak insanlar oluyor neden diğerleri gibi sen de bunu bana yapıyorsun' diyor. Lan ne yakışıklısı ya. Bu lafların zamanlaması neden bu kadar manidar amk ya...

Hadi bu imtihanı geçtik diyelim. Ulan üniversite sona gelmişiz, mezun olucaz mezun. Herkes Ayvalık Erdek Altınoluk falan yapar demi. Biz 3 sene evimize sıkışmış insanlar olarak son sene gezer tozarız diyorduk ama tez ve 3 farklı dersin ödevinin 1 haftaya sığdırılması nedir ya. Ulan delirecem ya.. Saçlarıma ak düştü ak ! Hem de troll olan ak !

Tam diyorsun tez bitti bari 2-3 günlüğüne Bursa'ya gideyim, 54 saatlik uykusuzluk ve yorgunluktan sonra otobüste uyuyorsun uyanıyorsun Bursa terminaline adım atıyorsun, boğazında bir sızı hissediyorsun. Eve gidip yemek yiyorsun ve burnun akmaya başlıyor. Lan ben 11 gündür griptim kimse grip değilken. Daha dün sabah bitmişti dün ! Ben neden her Bursa'ya geldiğimde hasta oluyorum amk !

Terminale iniyorsun elinde valizle yürürken, birbirine sarılan bir çift görüyorsun. Çocuk 170 boylarında sakalsız üstünde bir yağmurluk, kız 168 170 boylarında uzun düz saçlı kahküllü. Tam telefonun çalıyor annenle orda konuşurken gözün hala onlarda. Son kez sarılıyorlar ve çocuk kızı öpüyor kız otobüse gidiyor. Sen telefonla konuşurken bunlara şahit oluyorsun. Ulan ananı sikeyim diyorsun ben bu sahneyi neden 2. kez yaşıyorum diyorsun.

Eve geldiğinde komşunun bir oğlu olduğunu öğreniyorsun. Yılmaz abi hayırlı olsun ne koydunuz adını diyorsun. Al işte... Geçmişe gömdüğümüz bir şahsın ismi. Ünisex kullanılan bir isim ki, duyunca biraz canın sıkılıyor. Hay amk diyorsun eve giriyorsun, kız kardeşin geliyor diyor ki 'abi bişey sorcam sen bi ara bana birinden bahsetmiştin hani x abla. O ne oldu ?' diyor. Lan sırayla mı geliyorsunuz amk. Öldü galiba ne bileyim diyorsun tv yi açıyorsun haberleri izlerken, İzmit'te o isimde bir kişinin trafik kazasında öldüğü haberini duyuyorsun. Tam böyle çıldırırken Facebook'a giriyorsun. Bir arkadaş mesaj atmış. Lan Uludağ da dolaşırken senin bir entry ne denk geldim tarih 16.05.2012. O denli seviyor musun lan o kızı diyor. girip entry yi buluyorsun al işte. Ananı avradını sikeyim ya.. Lan bu kadar rastlantı nedir amk nedir ya. yok abi yok öldü o kız canlı görürsem yine öldürürüm diyorum.

Sabah uyanıyorsun 1 Mayıs bak günlerden. Koşa koşa lavaboya. Su kusmak nedir. Acil hastaneye tabi. Amipli dizanteri nedir amk ya amipli dizanteri nedir ? Pazartesi gelsin test yapalım ihmale gelmez diyorlar eve gelip internete bakıyorsun, bir ayda 2. kez kolon kanseri muhabbeti.. Lan olmucam amk olmucam ya..

Lan hiç mi gülmeyecek bizim yüzümüz amk hiç mi ?

Hani bu gece arıza bizzat bizdik ? Seni görmek istemiyorum ama gözlerinde kalan hakkımı almak için görmem gerekiyordu hani ? Oturup 1.5 saat Nurettin Reçber'in Söyle Sunam şarkısını neden 2:40 da kesiyorum lan diye düşünüyorum. Çözüme kavuştum tabi. O şarkının orda bitmesi gerek çünkü benden yar falan olmaz ona merhem süremem yarasına. 1 yıl 6 ay geçiyor ben onu hala çok seviyor ama artık eski ben yok oluyordum. Yalan söylüyorsun Marshall. Gerçeği şöyle olacak o sözlerin, 1 yıl 6 ay geçiyor ve ben ben olmuyorum artık. Sevgi mi ? Siktim öldü. Sikimiz amcıkta aklımız cennetteyken, yolumuz bok yolu hayatımız kanalizasyon çukuruyken gülsek ne gülmesek ne. Gülsek de gribin oluşturduğu o müthiş borozan sesimizi duyunca ayıp olmasın diye duruyoruz. Hayat herkese 3 korner karşılığında 1 penaltı verirken biz attığımız 3 golden sonra neden 4 penaltı yedik neden bizim her maçımız şikeli. Küme düşmek kaderimiz mi ?

Lost In The Echo dinlerken neden birilerini özleme gereği duyuyoruz ? Star Wars temalı t-shirt giydiğimizde neden geçmiş geliyor aklımıza ? Heykel'de yürürken yanından geçen 2 kişi arasındaki muhabbet sırasında Çark Caddesi kelimesine takılı kalıp sinirlenmek hangi mantığa uygun ? Sözlüğe girdiğimde gördüğüm 'Gülerken gözleri kısılan insanlar nasıl görüyor sorunsalı' bile bazen birilerini hatırlatıp üzebiliyor lan beni. Hem de gözleri kısılmayan biri bu kişi. Benim zihin dünyam neden birilerini bana hatırlatmaya meraklı ? Neden o sokağın başına her geldiğimde içimden Oğuzhan Koç'un Her aşk bir gün biter şarkısını mırıldanıyorum.

Yazın ameliyat masasına yatacağız ya hani, neden herşeye ağlayan annemiz ölümden korkuyor da bunu bize yansıtıyor ? Ben mesela neden bu kısacık yazıyı 45 dakikadır yazıyorum ve girerken hissetiklerim ile şuanki hislerim farklı ? Şuan ölüm korkusunu hissetmek için hiç uygun bir zaman değil. Gül üzülürken ağladık güzü üzenin aklını aldık, gül gülerken biz yine ağladık gülün aşkına kapılıp yavaşladık. Bugün bir karar verdim, en kısa zamanda ilik bankasına gidip form dolduracağım birilerine faydam olur belki diye. En azından arkamızdan birileri dua etsin. Organ bağışına da karar verdim. O daha ihtimalli tabi. İnşallah birilerine hayat veririz, bunu düşünmek bile bak mutlu etti 1 saniyeliğine. Ameliyat yaklaşırken kötü birşey hissedersem noter tasdikli vasiyet bile yazabilirim. İlk maddem şu, iPod'umu Elekçi'ye vermeyin annem kullansın, bilgisayarımı Elekçi'ye verin, he bi de mezarımda Türk bayrağı ile Galatasaray arması olsun. He unutmadan, ölü bedenime Haggard dan Per Aspera Ad Astra'yı dinletin hahahahahahahahah.

İnsanlar gelecek adına hayaller kurarken ben bu gece de, geçmişte yaşadığım ve artık hayallerde gerçekleşebilecek güzel anları düşünüp uyuyayım en iyisi. Kardeşim dediğin insanlar da olmasa şu 3 milyonluk şehirde ailenle baş başa kalacak kadar yalnızsın ya hani o çok zor his. Bizim için endişelenen, üstümüz açık yattığımız için kızan insanlar yokken, yüzümüz gülmez tabi. Ömrümün kalan yıllarını ya da aylarını (yarına çıkacağım bile muamma iken), beni düşündüğü için beni azarlayıp tokat atabilecek insanların yanında geçirmek dileğiyle ve duasıyla bu geceye son noktayı koyuyorum. Ve ne olur ne olmaz belki okursunuz diyerekten şuraya bir not ekliyorum.

Gerçekten de hiçbirinizi sevmiyorum, çünkü hayatınızda bir vazodan farkım yok. Hem de pazardan alınmış 25 TL'lik vazo. Vazo olmuşken 1 trilyonluk olalım derdik ama o da çok gelir gözünüzde bana. Siz 25 TL lik vazoyu ne kadar önemsiyorsunuz ki ? Sevginin karşılıklı olduğunu bana siz öğrettiniz. Ama yine de ekliyorum. Sizi sevmiyorum. Ve ne olur ne olmaz. Hakkımı da helal ediyorum, sizden de pasa pas vermenizi bekliyorum.

Maksat pas yüzdesini arttırmak zaten.